Heykellerde Somutlaşan Düşler, Ayşe Sibel Kedik
Ayşe Sibel Kedik \\ Röportaj: Semra Sancak

Heykel sanatıyla keyifli ve tutkulu bir aşk yaşayan Ayşe Sibel Kedik, kendine ve yaşama dair keşiflerin uzun yolculuğunda özgün heykelleriyle tanınmasının yanı sıra yaşamını işine adamış bir akademisyen ayrıca. Eserlerinde çoğunlukla hissettiğimiz hüzünlü şiirlerini, yaratım süreci içindeki bilinmeyene yolculuk öyküsünün içinde kendisinden dinliyoruz.

Bize kendinizden bahseder misiniz?
1967 yılında Ankara’da doğdum.  Lise yıllarımdan itibaren kendimle ilgili farkına vardığım en önemli şey, sanatın ayrıcalıklı gücüne ulaşmanın benim için bir zorunluluk olduğuydu. Resim yapmak, fotoğraf çekmek bu dönemde benim için vazgeçilmez uğraşlardı. Gerçekten sanatçı olmak istiyorsam bu işin eğitimini almak zorunda olduğumu biliyordum. Bu nedenle Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdikten sonra 1990 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde öğrenime başladım. Aslında başlangıçta heykel hiç tanıdığım bir alan değildi. Biraz da tesadüf sonucu gittiğim bir heykel kursu, bu alana dair bende büyük bir farkındalık yarattı ve heykelle karşılaşmam bütünüyle hayata bakışımı değiştirdi.  Her insanın hayatında belli karşılaşmalar vardır. Bu karşılaşmalarda karşılıklı etkileşim içinde kendini karşı olana sunarken karşısından kendine gelenleri karşılayabilme gücünü ve duyarlılığını gösterebilmektir önemli olan. Dünyada kendi varlığının yankısını bulup kendiyle karşılaşmayı göze alabilmektir. Bu karşılaşmanın etkisiyle ufkunu, yolunu ve gelecek kurgusunu biçimleyebilmektir. Elbette bir anlamda kişiyi biçimleyen karşılaşmalardır bunlar ve kimi zaman insanın hayatında önemli sayılabilecek dönüm noktalarını/kırılmaları oluştururlar. Benim için de heykelle karşılaşmak böylesi bir dönüm noktasıdır.

Bu dönemeçten sonra heykel sanatı nasıl biçimlendi, anlamlandı yaşamınızda?
Somut olarak bir malzemeye dokunmak, onu biçimleyebilmek, kucaklayabilmek, bir düşüncenin, tasarımın, düşlerin somutlaşabilme olanaklarını deneyimleyebilmek ve tüm bunlar olurken hayatı olduğu gibi kendini keşfedebilmek başka türlü tarifi olamayacak bir yaşantının kapılarını aralamak anlamına gelir. Ancak uzun bir yolculuktur bu. Bu yolculuğa çıkmamda elbette aldığım eğitimin çok önemli bir payı var. Sanat eğitiminin dört yılda tamamlanabilmesi mümkün gözükmüyor. Bu nedenle 1994 yılında Heykel Bölümünden mezun olunca yine aynı bölümde yüksek lisans programına başladım. Yüksek lisans programını 1996’da ve sanatta yeterlik programını da 2003’te tamamladım. 2000 yılında aynı bölümde öğretim görevlisi ve 2010’da da doçent olarak atandım. Halen aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmalarımı sürdürüyorum ve yolculuğuma devam ediyorum.

Bir heykeltraş olarak sanatınıza yaklaşımınızı, yorumlayışınızı açıklar mısınız?
Gerçek ve temsilin doğrudan benzerlikleri yerine yeni bir anlatı ve yeni bir gösterme biçimine ulaşmaya çalışıyorum. Aslında bir sanatçı için herhalde en önemli şey, söylemek istediklerini başkalarının görmediği ve göstermediği biçimde anlatmayı denemek. Zaten işin en zor kısmı da bu... Deneyselliğe ve araştırma sürecine önem veriyorum, risk almaktan korkmuyorum. Çünkü risk almadığınız sürece hep kendinizi tekrarlıyorsunuz. Bu da bir sanatçı için en tehlikeli şey. Ben tekrardan kaçınmaya çalışıyorum. Günümüzde kullanabileceğimiz  teknikler, malzemeler, olanaklar o kadar arttı ki sadece belli bir şeye saplanıp kalmak yerine ifade etmek istediğim şeye hangi araç, hangi yöntem uygunsa onu kullanmaktan çekinmiyorum. Bu aynı zamanda günümüzü yakalamak açısından da gerekli gibi geliyor bana. Düşünsel yönelimler ve arayışlar bu arada beni yönlendiriyor. Tek başına güzel biçimler yaratmak ilgi alanımdan oldukça uzak. Eğer altında bir düşünce ya da söylenmek istenen bir şey yoksa zihinsel çabadan uzaksa çok da anlamlı gelmiyor bana.

Özellikle çalıştığınız konular ya da size yön veren ilgi alanlarınız, ilham kaynaklarınız nelerdir?
Her çalışmam bir not düşmedir aslında, kendime ve gündelik tarihe dair. Bir düşünce deneyi, bir düşüncenin, bir kavrayışın ürünüdür.  Özellikle belli kavramlar, en başından beri bana eşlik etmeyi sürdürüyorlar. Öte yandan  bu kavramlara hep yeni konular, yeni kavramlar ekleniyor. Bunlar kimi zaman  bir taşın derinliklerine doğru yapılan bir yer altı kazısıyla kör bir kuyuyla düş görmenin gizli geçitlerine açılan bir kapıyla  ya da  bir yastık formuyla aşılanmış bir dalla bir kanatla kimi zaman da mimari içerikli anlatımlarla dile geliyor.

Birçok beslenme kaynağı var benim için. Sanatçı yalnızca bireysel tarihinden ve kendinden beslenen kişi olmamalıdır.  Edebiyat, müzik, sinema gibi sanatın kendi alanı dahilindeki kimi beslenme kaynaklarının yanı sıra gerek Türkiye’de gerekse dünyada olan herhangi bir olay ya da gündeme karşı kayıtsız kalınamaz.  Aslında sanatın en büyük beslenme kaynağı her zaman yaşam olmuştur. Şüphesiz her yaratının oluşumunun kendine özgü bir nedeni vardır ve her yaratma eylemi yaratıcı süreçte bir itici gücü ve bu anlamda bir başlangıç düşüncesini oluşturan birtakım öngörüleri, birtakım dayanakları gerektirir. Kimi zaman bir seziş, bir duygu kırıntısı, kimi zaman bir olay, bir kavram, kiminde ise bir şiirin bir dizesi ya da belleğimizde yer edinen herhangi bir şey, izlenimlerimiz bu başlangıç düşüncesini oluşturabilir. “Ben” ve dünyanın dokunuşmasıyla başlayan yaratım sürecinde belli kavramlar yol gösterici olabileceği gibi kimi zaman bir görüntü, bir nesne ya da herhangi bir varlıktan edinilen izlenimler bu türden uyarıcı bir etki yaratabilir. Aslında her yaratma eylemi bilinmeyene doğru yapılan bir yolculuktur, bir süreçtir. Öznel olandan hareketle dünyanın ve yaşamın kavranmasını sağlayan bu süreçte yaşananlar;  tüm çelişkileri, gerilimleri ve çatışmalarıyla kendi bireysel tarihimizi, kendimizi olduğu kadar gündelik olana, çevremizde olup bitenlere dair de bir vurguda bulunmaktır. 

Sanatçı ve akademisyen kişiliğiniz ya da yaşam biçiminizin karşılıklı etkileşimlerinden bahseder misiniz?
Hem akademisyen hem de sanatçı olmanın elbette kendi içinde pek çok zorluğu ve çelişkisi var. Her şeyden önce belli sorumluluklarınız, girmek zorunda olduğunuz dersleriniz, akademik faaliyetleriniz, üniversitenin getirmiş olduğu belli kriterlere uymak gibi zorunluluklarınız var. Tüm bunlar bir yanıyla insanı sanatsal uğraşından uzaklaştıran fazlasıyla zamanını alan şeyler. Üniversite bünyesinde çalışmayan kendi atölyesini kurup  serbest olarak sanatsal uğraşını sürdüren sanatçılar, bütün zamanını atölyesinde çalışarak geçirebilirken ne yazık ki  bizlerin böyle bir şansı olamıyor. Ancak öte yandan üniversite ortamında olmanın sağladığı pek çok avantajı da unutmamak gerekir. Öğrencilerin dinamizmi, yenilikçi tutumları her daim insanı canlı tutan bir enerjiyle sararken siz de sürekli olarak kendinizi yenilemek, taze tutmak ve en önemlisi sanat alanındaki tüm yenilikleri takip etmek zorundasınız. Doğrudan sanatın üretildiği, sanatın ve kuramlarının sürekli olarak tartışıldığı böylesi bir ortamda insan somut olarak sürekli üretmese bile her zaman beynine ya da defterine kaydettiği yeni projeler üzerinde düşünebilmek ve etrafında kendini anlayan, aynı dili konuşan insanlarla paylaşımda bulunabilmek, satış kaygısı olmaksızın sadece sanatsal kaygılarla üretimde bulunabilmek gibi ayrıcalıklara da sahip olabiliyor. 

Gerçekleştirdiğiniz sergiler ve katıldığınız etkinliklerden bahseder misiniz?
Katıldığım çok sayıda ulusal ve uluslararası karma sergi ve  heykel sempozyumlarının yanı sıra biri Fırça Sanat Galerisi, diğeri Ziraat Bankası Kuğulu Sanat Galerisinde olmak üzere iki kişisel sergim var. Kişisel sergileri özellikle çok önemsiyorum. Ciddi bir çalışma temposunu, yoğunlaşmayı ve eser birikimini gerektiriyor. Bu nedenle çok sık sergi açmak yerine uzun bir hazırlık döneminden sonra yeni projelerle kendimi hazır hissettiğimde sergi açmayı tercih ediyorum. Öte yandan bu işin kuramsal yanını da fazlasıyla önemsediğimden gerek makalelerimle gerekse konferans ve söyleşiler aracılığıyla araştırmalarımı, düşüncelerimi paylaşmaya çalışıyorum.

Sanatçı Ayşe Sibel Kedik olarak önümüzdeki dönemde projeleriniz var mı?
Önümüzdeki dönemde yeni projelerle bir kişisel sergi açmayı planlıyorum. Şu sıralar aslında projelerim birbirinden bağımsız farklı kavramlar etrafında şekilleniyor ve yine birbirinden bağımsız iki farklı kulvarda ilerliyor. Bu nedenle projeler tamamlandığı zaman tek bir sergi iki farklı sergiye de dönüşebilir diye düşünüyorum. Yine önümüzdeki dönemde heykel sempozyumları, katılacağım etkinlikler arasında yer alıyor.