Cumhuriyetimizle Yaşıt, Fırçası ve Kadehi Elinde Delikanlı Bir Duayen, Kayıhan Keskinok
Kayıhan Keskinok \\ Röportaj: Semra Sancak

"Sanatçı ve ressam arasındaki farkı deneyimlediğim ve irdelediğim şu günlerde, “duayen” kavramıyla çözüm bulduğum tanımsız bir duruş ve kişilik… Geçmişe, bugüne, geleceğe, yaşama bağları ilk günkü heyecanı taşıyan bir yürek… Birikimli, dinamik, evrensel donanıma sahip berrak bir beyin. Kapısını çaldığımda, salopetini giymiş, elinde fırçaları ve kırmızı şarap kadehi, gülen gözleriyle karşıladı beni. Sanatın usta fırçalarından Kayıhan Keskinok tuvalinin başındaydı. Aynı anda birkaç resim birden yapıyordu. Her tümcesinde yeni bir şey öğrenmek telaşıyla saniyelerin değerini  bildiğim bu söyleşinin ancak bir kısmını burada sizlerle paylaşabiliyorum…

Sanatla özdeşleşmiş tüm yaşamınız, yetiştirdiğiniz ve “Türk Resim Sanatı” nın tanınmış isimleri olmuş öğrencileriniz ile uzun yıllar boyunca Galeri Sanat Yapım’ da ve kendi atölyenizdeki yoğun çalışmalarınız, etkinlikleriniz, ödülleriniz, yazdığınız birbirinden değerli kitaplarınız ile sonsuzluğa yerleşmiş bir değerimizsiniz. Ülkemizin çeşitli okullarında öğretmenlik, uzun yıllar Galeri Sanat Yapım’da atölye eğitmenliğinizin yanı sıra TRT’ de dekoratörlük ve müdürlük yaptığınızı biliyoruz. Ayrıca boksörlük, yüzücülük ve pilotluk gibi çok yönlü uğraşlarınız var, hatta torununuza boks öğretiyorsunuz. Kitap okumak, araştırmalar yapmak, haritalar, bulmaca çözmek gibi tutkularınızı aynı heyecanla yaşıyorsunuz. Hatta okuduğunuz kitaplardan alınmış pasajlar, resimler, renkli kalemlerle yazılmış notlardan oluşan defterler, şiir defterine benzeyen ve özel yazı karakterinizle rengarenk kalemlerle hazırladığınız bulmaca defterleri de eskizleriniz ve eserlerinizin yanı sıra görülmeye değer çok özel kaynaklar…

Ben bugün sizin 90 yılınıza dönüp baktığınızda; aklınızda, yüreğinizde yer etmiş anıları, kişileri ve kavramları paylaşmak istiyorum, bahşettiğiniz süre kadar…
Bir baktım ki 90’a gelmişim. Bu beni hiç de şaşırtmıyor. Türkiye’de şu anda en yaş almışlar arasındayım. Kendi kuşağımı düşünüyorum, 1923  doğumlu MEHMET DESEN vardı, kaybettik. Son on yılını hasta olarak geçirdi. Ben ameliyatlarla idare ediyorum ama sağlığım yerinde. Atölyemdeyim, çalışıyorum. Yine aynı kuşaktan Adana’dan ortaokul arkadaşım YAŞAR KEMAL var. Aynı sınıftaydık. Çok şık, lacivert takımlı, gömlekli, kıvırcık saçlı, uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı. Ben başarılı bir öğrenciydim ancak, hiç durmaksızın kağıt kalemle uğraşıp bir şeyler karaladığım için hocalar kızmasın diye, uzun boyluların oturduğu arka sıralara geçerdim. Bir gün Yaşar Kemal yazdığı bir şiiri bana okutmuştu. “Akrostiş” kavramını öğretmişti bize. İlgi duyduğumuz, beğendiğimiz kızların aramızdaki şifre  adıydı bu. Yaşar Kemal Çırçır fabrikasının gece vardiyasında katiplik yapıyordu ve orada önemli bir konumdaydı. Yaşam koşulları nedeniyle öğrenimine devam edememişti ama kitapları ile Fransa hükümeti tarafından verilen en yüksek rütbe olan Légion_d'honneur (Lejyon donör)  nişanına sahip olmuş, Türk Edebiyatının en önemli isimlerinden biri olmuştu sonunda. Kitaplarının hepsinin Fransızcasını okudum.

İnsan kendi kendini yetiştirir. Öğrenciliğimiz zorluklarla geçti. Tuval dahi bulamadığımız günler oldu. Çok çalıştık… Çok yorulduk… Dünyadaki büyük sanatçılara bakın. Genellikle anasız babasız yaşamış, yokluk çekmiş ve kitaplara sarılmışlardır. Çağdaş Fransız şiirinin kurucusu olarak bilinen Arthur Rimbaud, Le bateau ivre (Sarhoş Gemi) adındaki o çok uzun şiirini yazdığında 17 yaşında bir lise öğrencisi idi. Yoksulluktan okuyamamış ve askere gitmişti. Oysa sefaletten kullandığı tahta bavulu bile sonradan kasabasına ve ülkesine değerler katmış ve bunlarla para kazanmışlardır. Emile Zola aynı şekilde Bakaloria sınavlarını kazanamadığı için üniversiteye girememiştir ama kendini yetiştirerek dünyanın önemli edebiyatçılarından biri olmayı başarmıştır... Her şey gibi sanat da birikimle gerçekleşiyor. Kitap okumayı seviyorsanız her konuda, her yere, her şeye ulaşır, güzel yaşarsınız… Düşünmek, bütün evreni kavramak meselesidir. Düşünerek atomdan evrenin bütününe kadar  tüm olguları kavrayabiliriz. Düşünmek sözcükleri, tümceleri, kavramları çağrıştırır. Kavram kendiliğinden gelmez. Aşk, tanrı, doğa, ağaç, toprak, su ancak düşünülerek çözümlenir. Düşünmek için bilmek, bilebilmek için de okumak gerekir…

En çok eleştirdiğim şeylerden birisi de test usulü sınavlardır. 9-10 yıl önce Fransa’ya gittiğimde  Bakaloria sorularını çözmek istedim. Felsefe ve sanat tarihi sorularını seçtim ve yanıtladım. Sanat tarihini kazandım ama felsefeden bütünlemeye kaldım. Türk testlerine baktığımda sıfır alabileceğimi gördüm. Çünkü  doğrular üzerine kurgulanmış. Evren ise karşıt kavramların ve değerlerin dengesiyle oluşmuştur. Çift rakamlardan bile yaratıcılık çıkmıyor. 3/5,5/8,8/13 oranları evrendeki her şeyin yaradılışında görebileceğimiz oranlardır. Her yaratıcı biçimde bir karşıtlık, her gerçekte bir yanlışlık, her yanlışta bir doğru var. Kalp  grafisinde atışta sistol dedikleri geçiş ve istirahat evreleri var. Bunları tek tek ölçtüm. Vuruşta  5, geçişte  8 ve istirahatte 13 sayısı var. Bu oran her şeyde var yani. Her şey karşıtlığa uyuyor. Sanatın her alanında söz konusu. İnsan anatomisinde de görüyoruz, parmakların boğumlarında, doğada yaprakların damarlarının dağılımında bile aynı oranlar geçerlidir. Picasso evreni kavramış bir isimdir ve “Ben doğayı taklit etmiyorum, onun gibi yapıyorum.” demiştir. Resmini doğa gibi karşıtlıklarla yapmıştır. Picasso’nun çevirdiğim bir kitabı var “Picasso İle Yaşamak”. Orada da anlatılıyor. Algı diye bir süreç vardır. Doğadaki ağacı, birikimleri zengin olan bir kişi görür, algılar. Sanat, birikimlerin ortaya çıkması halidir.

Anılarınızda yer alan başka hangi önemli isimler var Hocam?
Boğazlıyan Ortaokulu’nda birlikte hocalık yaptığımız güzel insan, RIFAT ILGAZ  var. Ayrı ayrı branş hocalarının olduğu ciddi bir okuldayız. Ayrıca halk evi var. Halk evlerinde çalışma olgusu öğretmen okullarında verildi bize. Salt öğretmenlik değil, halkı da aydınlatmamız aşılandı. Halk evlerinde piyesler sahneye koyduk birlikte. Oyuncu olarak da bizler yer aldık. Kasaba Doktoru Selahattin Bey’i ve Belediye Reisini bile kendi gerçek rollerinde oynattık. Okulda ikinci yılımdı Gary Cooper’a benzeyen bir hoca geldi okula. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni  Rıfat Ilgaz, kişiliği ve duruşu ile çok saygı uyandırmıştı. Hababam Sınıfı’ ndaki Mahmut Hoca gibiydi. Çok sevilen, hoşgörülü ve oldukça kalender. Rıfat Ilgaz bana “Sen çok yeteneklisin, yaşam insanla başlar, insanla biter, insan resimleri yapmalısın.” demişti. Toplumcu düşünüşe sahip bir insanın bu sözlerinden sonra, o yıllardan beri hep insana ve yaşama dönük temalar çalıştım.

Trabzonlular sizi hemşehri ve tarihinin önemli isimlerinden biri olarak kabul ediyor. Sanatın 30 tanınmış isminin yetiştiği Trabzon Lisesi ve Trabzon’un yaşamınızdaki yerini paylaşır mısınız?
Yaşamımdaki en etkileyici bölge Karadeniz’ dir. Sonra Trabzon gelir. Trabzon yaşamıma tesadüfen girdi. Eşim Neriman Hanım Giresun Görelelidir. Görele’de iki yıl öğretmenlik yaptım. Yılbaşında söylediğim bir Volga şarkısı yüzünden Kars’a gönderildim... Kars dönüşü, Trabzon’ a eşimin akrabalarını ziyarete uğradığımızda Trabzon Lisesi resim öğretmeninin emekli olduğunu öğrenip duygusal bir tel çekerek tayin istedim ve kabul edildi. Tayin sürecinde Kars’ta eşimle yine aynı otelde kaldık. Otel sahibi bize o zamanki kral dairesini tahsis etmiş ve düğün armağanı olarak ağırlamıştı. 30-40 köyün sahibi olan Kıyas Bey’i de unutamam. Kars’ta çok güzel günler geçirdik. Farklı siyasi görüşlere sahip insanlarla aynı okulda, aynı odalarda güzel arkadaşlıklarımız, anılarımız oldu. Trabzon Lisesi’ne geldiğimde 27 yaşındaydım. Kuzeydoğuda adı sayılan birkaç liseden biriydi. Güngörmüş hocaları vardı. Trabzon Lisesi’nin ilk ve önemli özelliği mimarisiydi. Mimarı, Türkiye’ye yeni gelmiş ve İTÜ’de hocalık yapmış Alman Mimar BRUNO TAUT. Bina yüksekliğindeki bir manolya ağacı yüzünden projenin yönünü değiştirmiş. Şiirsel zevk ve dünya görüşü ile Alman Mimarisinin özellikleri ön planda tutularak yapılmış bir proje olduğu anlaşılıyordu. Binaya kişiliğini veren ağacın varlığı idi. Ayrıca bana çok özel bir çalışma alanı sunan, İsviçre’de, Gazi Eğitim Enstitüsünde, pek çok güzel sanatlar fakültelerinde  görmediğim nitelikteki  resim atölyesi idi... Derslerimi hep atölyede yaptım.  Atölyenin camlı kapısını açtığımda beni alçak bir sehpada  hep taze manolyalar karşılardı. Atölyeye daima öğrencilerimden erken girerdim. Kütüphaneden kitaplarımı çıkarır ve anlatırdım. Öğrencilerim 30-35 adet şövalede çalışırlardı.

Bu atölyede kimler yetişti?
Türkiye’nin 30 kadar tanınmış sanatçısı bu atölyede yetiştiler. Muzaffer Akyol, Süleyman Saim Tekcan, Yusuf Katipoğlu, Osman Akbay, Mustafa Ata, Bedri Baykam, Atila Galatalı, Burhan Uygur, Mehmet Asatekin şu anda aklıma gelenler.

Öğrencileriniz o yılları anlatırken Resim Öğretmeni olmaktan öte sizi özel kılan farklı bir etkiniz olduğunu söylüyorlar…
Sadece resimle değil dekor, müzik vb başka birçok konuyla da ilgileniyordum. Kural dışı uygulamalarım vardı ayrıca. Sanat tarihi sınavında çok heyecanlanan bir öğrenciyi yasak olmasına rağmen dışarı gönderdim yüzünü yıka ve gel diye. Müfettiş geldi ve çocuk düzgün bir şekilde gelip sınavına devam ettiği için bir şey söyleyemedi. Kopyacılar için sınav uygulamasını değiştirdim. Kitap, defter serbest bir şekilde sınav yaptım. Tahtaya Ram Brandt ve Van Gogh‘tan birer reprodüksiyon asıp, bunların her birinin neden diğer kişinin eseri olamayacağı sorusunu yanıtlamalarını istedim. İnsan ilişkilerinde, duygusal ilişkilerinde bile sanat tarihi bilgilerini kullanacaklarını ve mutlaka sanat tarihi öğrenmelerini aşıladım hep. Bir grup öğrenciyi görevlendirip aralarında iş bölümü yaparak Trabzon Ayasofya Müzesi’nde araştırma yapmaya gönderdim. Müfredat dışı bir uygulama idi. Birisi ölçüm yapacak, diğeri onarılmakta olan freskleri inceleyecek, bir başkası Londralı Restoratörle görüşecekti. Sonuçta bir rapor hazırlayacaklardı. Gerçekten de çok güzel bir ekip çalışması yaparak 80-90 sayfalık bir rapor hazırladılar. Hepsine 9-10 gibi notlar verdim. O rapor hala Trabzon Lisesi Kütüphanesi’ndedir. Trabzon Lisesi de beni yetiştirdi. Mimarisi, öğrencilerin hevesli durumları, canla başla çalışmaları ile bana şevkin ne demek olduğunu öğrettiler. Bunu öğretmenliğimin en önemli öğretisi olarak kabul ediyorum. Her insanda yaratım gücü olduğu inancım Trabzon Liseliler sayesinde olmuştur. Diğer yandan benim dört çocuğum da Karadeniz’ de doğdular. Trabzon ve Görele’de. Karadeniz’in hayatımdaki yeri elbette çok ayrıdır.

Gazi Eğitim Enstitüsünden mezun, tanınmış sanatçılar da öğrencileriniz olmuşlar.
Mezunu olduğum Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptığım yıllar “Form ve İnşa (Biçim)” derslerine giriyordum. Öğrencilerimdenşu anda aklıma gelen isimler: Halil Akdeniz, Nadide Akdeniz, Bekir Sami Çimen, Bilal Erdoğan, Zafer Gençaydın, Adem Genç, Mehmet Güler, Veysel Günay, Erol Kınalı, Hayati Misman, Vedat Can…

Öğrencilere, çocuklara, gençlere yürüdükleri yolda başarılı olmaları, kendilerini çok yönlü yetiştirmeleri konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?
Hiçbir şey… Bu iş tavsiyeyle olmaz. Okuyan ana babanın çocukları da genellikle okurlar. Çocuklarınıza model olacaksınız, örnek olacaksınız. Fransızca öğrenerek girdiğim sınavdan 100 aldığımda, bir Fransız Okulundan mezun ya da öğrencisi değildim ama hep kitap okuyordum. Emile Zola’nın, Yaşar Kemal’in bütün eserlerini Fransızca okudum. İmgelerin zenginliği ancak birikimlerle, birikimler ise kitap ile olur. İmgelerin çalışmasıyla da yaratım gerçekleşir. Son yıllardaki bir ameliyatım esnasında kalbim bir-iki dakika durmuş ve müdahale ile yeniden çalıştırmışlar. Böyle durumlarda böbrek ve beyin fonksiyonlarının hasar görmüş olabileceği söylendi. Böbreklerimde bir sorun oluşmamıştı, beynimin ne durumda olduğunu merak ederek test etmek istedim. Ve hastanede, hasta yatağımda bu test için Fransızca öykü yazdım. Gördüm ki beyinde de sorunum yoktu. Hem öykü hem de Fransızca yazabilmiştim.

Atatürk’ü gördüğünüzde 14-15 yaşındaymışsınız. Şu dakikalarda ben de Atatürk’ü görmüş gibi heyecan duyuyorum karşınızda. Varlığınız ve duruşunuzla tüm insanlığa daima örneksiniz. Ne mutlu size, sevdiklerinize, sanata ve bizlere. Bu eşsiz zamanlar için size şükranlarımı sunuyorum.
Ben de 90. yaş günümü, şu anda hazırlanmakta olduğum kişisel sergimde, tüm sevdiklerim, sanatçı, sanatsever dostlarım, öğrencilerim ile birlikte kutlayacağım için çok mutluyum. Teşekkür ediyorum.