Ustaların Hocası: Adnan Turani ve Bitmeyen Arayışlar
Adnan Turani

Adnan Turani bir Sanatçı ve sanatın değişen yapısını araştırıp inceleyen bir sanat ve sanat bilimi adamı. O, sanat bilimini, yani felsefesini, sosyolojisini ve tarihini, sanatın içeriğini ve kapsamını anlamak için bir araç olarak görmekte. 1940’lı yıllardan günümüze kesintisiz çalışarak sürdürdüğü onurlu sanat yaşamında iki dev kişilik yansımaktadır:
Bunlar sanat adamlığı ile ilim adamı kimlikleridir.

S.S-Sanatın  önde gelen değerlerinden biri olarak, deneyimlerinizi, anılarınızı, görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşır mısınız?

A.T- Dünyada geçmişten günümüze sanatçı olarak adı geçen önemli kişiler sanat tarihinden de yararlanılarak bir liste halinde alt alta yazıldığında, onların sayısının o kadar da çok olmadığını şaşırarak görebilirsiniz. Bu saptama,  öğrenmek, ders çıkarmak ve çıkarılan sonuçlardan yararlanmak için okumanın ve öğrenmenin ne denli önemli olduğunu bize göstermektedir. Çünkü sanatın alt yapısını anlamak için sanat eserlerini iyi analiz etmek ve iyi bir araştırıcı olmanın gereği vardır.

Ülkemizde III. Selim’den buyana hep bir Batı hayranlığının egemen olduğu süreç yaşanmıştır. Çünkü Avrupa’nın teknoloji ve pozitif bilimlerdeki ilerlemesine bizim yabancı kalmamız, onların bize üstünlük sağlamasına neden olmuştu. Bu nedenle Batı Avrupa’ya gitmek ve öğrenmek, bizde hep bir özlem haline gelmiştir. Günümüzde de Batı hayranlığı duygusu azalmış değildir ve de devam etmektedir. Batı hayranlığının yararları olduğu gibi sakıncaları da vardır elbette. Örneğin, devamlı olarak bir kimsenin arkasından gidenin, önündekinin önüne geçmesi beklenemez. Bu nedenle Batı’ya biraz da eleştirel gözle bakmamız, en azından bizim kendi başımıza ayakta kalmamızı sağlar. Kısacası Batı dünyasında ne görürsek hepsini düşünmeden almamız gerekmez. Ayrıca Batı dünyası yanlış yapmaz diye de bir ayrıcalık olamaz. Dolayısıyla mal alırken nasıl inceleyip sık dokuyorsak, kültürel ve sanatsal akımları da esaslı bir inceleme yapmadan ithal etmemiz en azından yanlış olmaz. Ama elbette bu tavır, hiçbir zaman dışarıda ne varsa reddetme anlamına da gelmemelidir. Biz elbette evrensel büyük değerlere açık olacağız. Zaten bu nedenle tüm sanat ve kültürlerini fakültelerimizde okutuyoruz.  Bu duruma paralel olarak ben, uzun yıllarımı harcayarak bir “Dünya Sanat Tarihi” yazımını gerçekleştirdim. Yani benim yaptığım iş, tüm Dünya uygarlıklarının sanatsal birikimlerinin bir özetini bizim halkımızın önüne koymak amacını taşıyordu. Böyle bir çalışmayı yapmak 12 yılımı almıştı (1958 – 1970). Kaldı ki 2005 yılından itibaren kitabın güncelleştirilmesi için de üç buçuk yıllık uzun süreli bir çabayı daha harcamıştım. Yani yaptığım iş devletimizin beni okutmasına karşı bir borç ödemesiydi.

Kültürel değerleri tanımak ve onlardan ders çıkarmak, insanlık tarihi boyunca çok denenmiş bir görüştür. Bu görüşün uygulanması için elbette okuma, görme ve değerlendirme önem kazanmakta.  Bu nedenle bütün Avrupa ülkelerini, Kuzey Afrika’yı, Doğu ülkelerini dolaştım. Rusya, Arabistan, Suriye, Kuveyt, Irak, İran, Afganistan, Endonezya ve Tibet gibi ülkeleri gezip gördüm ve oralardaki kültürel ve sanatsal çabalarla ilgilendim. Ayrıca bu ülkelerin Batı ülkelerinden neden geri kaldıklarını da öğrenmek mümkün oldu. Dolaylı olarak bu ülkelerin felsefesiyle ilgili kitaplar da aldım ve okudum. Sonunda, kendi kendime
1-Biz neyiz? Doğu ve 2-Batı nedir? Sorularıyla ilgilendim.

Bu üç sorunun yanıtını ararken Batı kültürüne dair önemli araştırmacı yazarların kitapları karşıma çıktı. Okuduğum düşünür yazarlar arasında  “Avrupa çökmüştür”  diyenler de vardı. Amerikalı yazarlardan Lelie Lipson, ‘Uygarlığın Ahlâki Bunalımları’ adlı kitabında , “Namussuzluk ve düzenbazlığın, Beyaz Saray dahil, en yüksek düzeylerde yapıldığı bilinmektedir. Kısacası Amerika ahlaki bir çöküş yaşamaktadır.”  diye yazıyordu. 1992’de bir Amerikan yazar olan Clément Grinberg New York’ta “1960-1992 yılları arasında Amerika ‘da kayda değer bir sanat eseri yapılmamıştır”diyordu. Bunlar elbette önemli tesbitler ve itiraflardı. Bu nedenlerle bizim de artık kendi sosyal yapımızı ve geçmişimizi iyi tanımamız gereği ortaya çıkıyordu. Fransız şarkiyatçı araştırmacı yazar René Grousset’nin “Bozkır İmparatorluğu”  adlı bilimsel büyük eseri, bizim de okunması gereken önemli bir kitaplardan biridir. Türkçeye yeni çevrilen bu bilimsel eser bizim Asya’daki geçmişimize de ışık tutmaktadır. Sonuçta, bu tür bilimsel araştırmalarla kendi geçmişimizi ve kültürümüzü de tanıyabilir ve anlayabiliriz. Ancak halen günümüz toplumlarının kültürleri dünyanın hemen her yerinde kontrolsüz şekilde birbirlerine karışmıştır.

S.S- Ne mutlu bizlere ki, ilim adamı olarak yazdığınız birbirinden değerli kitaplarınız ve yayımlanmış makaleleriniz gelecek nesilleri de aydınlatmaya devam edecektir. Resimlerinizde bir de keman motifinin işlendiğini görüyoruz. Kemanın özel bir anlamı mı var sizin için? 
A.T- Siz herhalde Bach’ın eserlerini dinlemişsinizdir. Onun, viyolonistlerin çok beğendiği 6 keman sonatı vardır. Bu eserler insan beyninin en yüce ürünleridir. Bu nedenle Batı müziğinin ünlü eserleriyle çok ilgilendim ve hala ilgileniyorum. Uzun yıllar keman da çaldım. Şimdi çalmıyorum ama dikkatle dinliyorum. Onların, dünyanın en saygın müzik eserleri olduğu bilinmektedir. Keman Hocam, ünlü viyolonist ve kompozitör Ekrem Zeki Ün idi. O, İstiklâl marşımızı da besteleyen ve Ankara Konservatuarını kuran Zeki Ün Beyin oğlu idi. Ekrem Zeki Beyden 1940’ ların başından itibaren 10 yıl müddetle ders aldım. Resimlerimde bu nedenle keman figürü yer almıştır.

S.S- Son dönem resim çalışmalarınızı görüyorum. Etkileyici resimleriniz size özgü boyasal büyüleyici buluşlara sahip. Uzun süre çalıştığınız halde tek hamlede çizilip boyanmış etkisini yapan figürleriniz dikkati çekiyor. Sırlarınızdan bize de söz eder misiniz?
A.T- Benim sanatsal duyarlığım daima akademik kariyerimin önünde olmuştur. Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitelerinde uzun yıllar çalıştım. Profesör olarak çalıştığım dönemlerde idari işlerden uzak kalmayı ve masada oturmak yerine atölyede olmayı tercih ettim. Bu nedenle atölye, beni yaşama bağlayan bir yer olarak göründü hep. Çalışmalarımın hepsinde daima sisteme dayalı farklı bir mantık ve farklı araştırmalara dayanan buluşlar vardır.

Dolayısıyla her çalışmam diğerlerinden farklıdır. Daha doğrusu yeni ve farklı bir buluş yapmadan çalışmayı bırakmam ve de  imza atmam. Kısacası resimsel, boyasal buluşları sanatsal aranmanın amacı olarak görürüm. Bu nedenledir ki bazı çalışmalarım bazen 3, 4 yıl sürmüştür. Yani mektup yazar gibi resim yapılamayacağını düşünürüm. Bu nedenle de acele etmem. Kompozisyona hayat verecek bir buluş için usanmadan birçok deneme yaparım. Örneğin siyah renk için üç farklı siyah kullanırım. Kahverengi ve diğer renkler için de farklı renk araştırmaları yaparım. Aynen şairin yazdığı şiirinde uygun sözcükleri aradığı gibi çalışırım. Yani sanat eserinin talep ettiği zamanı ona muhakkak ayırırım.

Örneğin Mendehlson’un ünlü Keman Konçertosu’nun çalınması 22 dakika kadar sürer. Ancak o eserin yazılması müzisyenin 4,5 yılını almıştır. Yani sanat eserinin yaratılma süresi önceden belirlenemez.Sanatın sırrı insana heyecan veren biçimlemeyi aramada oluyor. Heyecan da her konuda olduğu gibi bilimde ve sanatta da bilinmeyeni ararken duyuluyor. Kısacası sanat eseri, hangi alanda olursa olsun daima önceden bilinemeyen bir deneme sonucu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla sanatçı için yapılması zorunlu olan tek şey bilinmeyenin arkasında koşmak, yani onu aramak ve bulmaktır. Benim de yaptığım budur. Daha bir farklı özetle, sanat eseri, tekrar edilmemiş ilginç biçimleme buluşlarını toparlayan bir sistem yaratmakla mümkün olmaktadır. Demek ki sanat eseri, üretilebilecek bir meta değildir. Ticari bir meta ise hiç değildir.

1 Leslie Gibson, Uygarlığın Ahlaki Bunalımları, s. 292. Çeviren: Jale Çam Yeşiltaş;  İşBankası Kültür Yayınları, 2000